Hatice Bilge BİRER
Huzursuzluğun Adresi Neresi?
Huzur Arayışı
Son günlerde iç huzur, huzursuzluk, daralma ve bunalım gibi hâllerle ilgili çok fazla şey duyuyor, okuyoruz. Herkes bir huzur arayışı içinde. Zengin, fakir, genç, yaşlı, çocuk demeden… Gerçekten herkes bu meseleyle ilgili bir çaba gösteriyor.
Bu durum, bana göre özümüzden koptuğumuzu; dinimizi ve kendimizi yeterince tanıyamadığımızı gösteriyor. Çünkü bilakis tanıyor olsaydık, çabamız bu denli derin ama bir o kadar da faydasız sonuçlanmazdı.
Çaba, Kader ve Sorumluluk
Dinimiz, kader ile çabanın birbiriyle bağlantılı olduğunu; dilimizden çıkan sözlerin kadere dönüşebileceğini öğütler. Bu iki hassasiyeti gözetip de hâlâ huzursuz olanı ne gördüm ne de okudum.
Bu can ve beden bize emanettir. Onu en iyi şekilde idame ettirmek görevimizdir. Sorumluluklar bir çarklı sistem gibidir; biri aksadığında diğer tüm çarklar bundan etkilenir. Elbette bütün çarkları her daim kusursuz işletmek mümkün değildir. Önemli olan, doğru zamanda doğru çabayı gösterebilmektir. Geri kalan her şey tefekkürdür.
Var Olmak Yetmez
Sadece var olmak yetmez; olması gerektiği gibi var olmak istenir. Bu sebeple cennet ve cehennem kavramları vardır. Ancak biraz derin düşündüğümüzde şunu fark ederiz: Huzurluysak cennette gibiyiz, huzursuzsak dünya başımıza yıkılmış gibi değil mi?
Cennet ve cehennem çoğu zaman somut bir mekân gibi algılansa da, aslında bir noktada içimizdedir. Hani şu replik vardır ya:
“Sana çok acıyorum. Ben senden kaçabilirim ama sen bir ömür kendinden kaçamazsın. Sana verilen en büyük ceza kendinsin.”
Ne kadar da doğrudur. Mecburen bir ömür kendimle yaşamak zorundayım. O hâlde kendimi cennette yaşatamaz mıyım? Bu benim elimde değil midir?
Seçim ve Vicdan
Yaradan, “Biz insana akıl verdik, seçme hakkı tanıdık,” der. Bu soruya bundan daha uygun bir cevap olabilir mi?
İşte bu huzur arayışı, insan içini iyileştirdiğinde son bulur. Kimsenin seni görmediği ve duymadığı bir yerde bile için rahatsa, vicdanın hürse; seni huzursuz ettiğini düşündüğün tüm sebepler beyhude sebeplerdir.
Zaman, Bekleyiş ve İbadet
Şu an her şey çok büyük ve çok önemli görünebilir. Vaktinden ziyade vaadinden korkarsın; gelecek olanın endişesi sarar içini. İşte bu yüzden bu denli huzursuzluk vardır.
Bir şeyin geçici olduğunu bilmek, o an için yükü hafifletse de önemini bir süre daha korur. O sürenin belirsizliği ise işleri sarpa sarar. Bunu engelleyecek tek şey, vaktin seyrine güvenmektir.
Başladığımız yere geri dönüyor gibi görünsek de aslında bir darlığın geçmesini beklemenin de bir ibadet olduğunu idrak etmek gerekir. Çoğu zaman bunu anlayamayız. Mazuruz. Zaman önce vakitten, sonra bizden geçer. Bizden geçen bize aittir; kıymet verilmezse terk eder.
Kendini Yetiştirmek
Zamanı kendine dar etme, ey gönül yorgunu. Niyetin doğruysa, yolun engebeliyse; dağlarda aşılır, tepelerde…
Bunu söylemek kolaydır; hayata geçirmek, gönle işlemek ise ciddi emek ister. Kendini yetiştirmek tam da budur. Başkasına ne yapması gerektiğini öğütlerken çok net oluruz, sıra kendimize gelince işler tuhaflaşır.
Yapılması gerekeni bilirsin ama adım atmamak için direnirsin. Çünkü alıştığın bataklık, sana güvenli gelir. Oysa bir kez oradan çıksan, yapman gerekenleri özenle yapsan; o bataklık gözüne, bataklıktan daha berbat görünür.
Son Söz
İşte bu yazı tam olarak bunu hedefliyor. Sıkıntılar elbette gelecek. Mühim olan, sıkıntıların ortasında kendini öyle güzel yönlendirmek ve yetiştirmektir ki…
Bir çiçek bahçesinin kaçınılmaz oluşu gibi.
YAZIYA YORUM KAT